| kıpçaklar 4 |
| harun6684 (harun bzkrt) |
İKİNCİ BÖLÜMKIPÇAKLARDA KÜLTÜR VE MEDENİYETA-Kıpçakların DiliKıpçaklarla Türkmenler uzun zaman beraber yaşamaları Kıpçakça ile Türkmencenin birbirine yaklaşmasına neden olmuştur. Genellike kuzey gurubuna giren Kıpçak lehçesi ile batı gurubuna giren Türkmencenin kendine ait özellikleri korumalarına rağmen eserlerde farklı lehçelere ait özellikler yan yana bulunmaktadır.1338 yılında Fransisken rahibi Pascal de Victoria;Kuman dilinin bütün orta Asyaya yayılan, Çine kadar her yerde anlaşılan ve Uygur harfleriyle yazılan bir dil olduğunu söyler.50 Kıpçak şivesi oğuzca ve hakanca arasında bir yer teşkil etmiştir.51 Kıpçakların ses yapısı Codex te geçen yazılış şekillerine göre sekiz sesli harf, kapalı e, uzun vokal bulunmaktadır. B-Kıpçak Türkçesiyle Yazılmış EserlerKıpçak Türkçesiyle yazılmış metinler 14-17. y.y.lardan kalmadır ve üç ayrı bölgede kaleme alınmıştır.-Deşt-i Kıpçak bölgesinde kaleme alınan eserler, -Memluk bölgesinde kaleme alınan Kıpçakça eserler ve –Ermeni Kıpçakçasında Kırım civarında ele alınan eserler.52 Kıpçak Türkçesi ile çeşitli türlerde eserler kaleme alınmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: -Fıkıh kitapları; Kitab fil fıkh, Kitab fil fıkh bil lisan-i Türki, Şerhul Menar. -Atcılık ve Okculukla İlgili Kitaplar; Kitab fi Riyazatil Hayl, Münyetül Guzat, Baytaratul Vazıh, Edebi Eser;Gülistan Tercemesi. -Gramer kitapları; Bu alanda kaleme alınan eserler Mısırda,Suriyede ve Karadenizin kuzeyinde kaleme alınmıştır. En önemli eser CODEX CUMANİCUS tur.53 sözlük-metinler derlemesidir.El yazması özgün örnek İtalya-Venedik San Marko kütüphesinde, Biblioteca Divi Marci – Biblioteca Nazionale di S. Marco – Biblioteca ad templum Divi Marci Venetiarum, Venezia, Mss. latini, Fondo antico, Collocazione 1597, Codex DXLIX / № 549 sayı ile saklanmaktadır. Birçok bilim adamına göre San Marco Kütüphanesi'ndeki elyazması, Alman ve İtalyan kitapları olarak ikiye ayrılmaktadır. Macar Türkolog Lajos Ligeti (1902-1987), kitabın birinci bölümünü Çevirmen kitabı (Interpretor's Book), ikinci bölümünü Misyoner kitabı olarak sınıflandırır.Latin harfleri ile yazılmış ve 81 sayfadan ibaret olan kitabın 13. yüzyıl ortalarından ve 14. yüzyıl ortalarına kadar Hristiyan misyoner ve tacirler tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Kıtabin ilk 110 sayfası İtalyanlar, sonraki 52 sayfası ise Almanlar tarafından yazılmıştır.54 C-Kıpçaklarda aile yapısıKıpçaklarda babaya ata deniliyordu. Anneye ise hala kullanımda olan ana deniliyordu. Erkek çocuğa oğul , kız a ise kız deniliyordu. Büyükbabaya öbüge, büyük anneye aba veya ebe deniliyordu. Ailenin en büyükleri kabul edilen öbüge ve ebe nin aile fertleri üzerinde büyük bir söz hakkı vardı. Kıpçaklarda düğünler ise günümüz Kıpçak düğünleriyle hemen hemen aynı özellikler taşır. Kıpçaklar kadına büyük önem vermişlerdir. Kadının toplumdaki yeri önemlidir. Erkeklerle eşittirler, hatta erkeklerden bile fazla değer verilmiştir. Tarihçilerin ortak görüşü Kıpçak kadınlarının çok güzel olduklarıdır. Bu güzelliklere aşık olanlar vesilesiyle edebi eserler’de doğmuştur. Günümüzde sarı gelin olarak bilinen türkü de bir Kıpçak kızına yazılmıştır. D-Kıpçaklarda örf ve adetlerKıpçaklar çok güzel şarkılar söylerlerdi. Musikiye büyük önem verirlerdi. Kahramanlık destanları söyler kımız içerlerdi.55Ruslar bile Kıpçaklardan destan öğrenmişlerdir. E-Kıpçaklarda sanatKıpçaklarda sanat eserleri genellikle ev, çadır ve balballardan oluşur. Kıpçaklar evlerini taştan, kerpiçten ve keresteden yapmışlardır. F-Kıpçaklarda ekonomiKıpçakların egemen oldukları alanlardan ticaret yollarının geçmesi ve önemli ticaret şehirlerine egmen olmaları Kıpçakları ticarette ilerletmiş ve ekonomik olarak zenginleştirmiştir. Ticaretten başka; ziraat, bahçecilik, çifçilik ve hayvancılıkla’da uğraşmışlardır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜMKIPÇAKLARDA DİNİ HAYATA-Türk dinleri arasında Kıpçakların yeri1-Tanrı İnancıKıpçaklar diğer Türk topluluklarında olduğu gibi tek Tanrı inancına sahiptirler. Türkler evrensel dinlerle karşılaştıklarında kendi tanrı inanışlarını girdikleri dindeki tanrılarla kolayca özdeşleştirmişlerdir. Bu anlayış onların tek tanrı inancına sahip olduklarının bir başka göstergesidir. 2-KutsallarıDiğer Türk topluluklarında olduğu gibi Kıpçaklarda da Gök Tanrı kutsaldır. Türeyiş efsaneleri ve onlardaki BOZKURT, geyik, ağaç, mağara,v.b motifler kutsal kabul edilmiştir.Ay ve güneş, yıldızlar, gezegenler, yer ve su ile alakalı kutsallar, Kıpçakların ve diğer Türklerin kutsalları arasındadır.Burada Kıpçakların totemistik inançlarını gösteren bir örnek verelim:Macarlar ve Kıpçaklar arasında vuku bulan bir savaşta Kıpçak beyi Bönek hucumdan evvel geceleyin kurt ulumasını taklit ederek, kurtlarında karşılıklı ulumasıyla savaşta kendisinin galip geleceğini söylemiştir.56 3-İbadetleriKıpçaklarda ibadetler; ayin, tören ve bayramlar adı altında yapılırdı. Gök tanrıya toprak anaya kurbanlar kesildiği belirtilmektedir. Her yılın başında başbuğun karargahındaki tapınakta toplanıp ayinler düzenlendiği tarihi kaynaklarda mevcuttur. 4-Ölümle İlgili İnançlarıEski Türklerde ve Kıpçaklarda ölüm ruhun bedeni kesin olarak terk etmesi olarak algılanırdı.Ölüm bir son değil yeni bir başlangıçtı onlar için. Ahiret inancına sahiptiler.Atları ve silahlarıyla beraber gömülürlerdi.Ölümden sonra matem tutarlardı.Ölünün ardından yemekler verilirdi.Kıpçaklar ölülerine büyük bir tepecik yaparlardı.Tepeciğin üzerine insan heykeli(balbal) dikerlerdi.Heykelin yüzü doğuya bakardı. B-Kıpçaklar ve İslamiyetKıpçakların İslamla tanışması ticaretle birlikte İslam dininin güney ve doğudan Deşt-i Kıpçağa nufusuyla başlamıştır.12.y.y.da başlayıp 13 ve 14 y.y.larda devam eden Ahmet Yesevinin halifelerinin Deşt-i Kıpçaktaki çabalarıyla İslam Kıpçaklar arasında yayılmaya başlamıştır. Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Kıpçaklarda da devlet başkanının Müslüman olmasıyla halkın Müslüman olmasını görüyoruz. Halkının çoğunu Kıpçakların oluşturduğu Altınordu devletinde Berke han’ın Müslüman olmasıyla Müslümanlık Kıpçaklar arasında hızlanarak yayılmıştır.Kıpçakların arasına İslamın yayılmasıyla Deşt-i Kıpçak ta, Balkanlarda, Kafkaslarda Kıpçaklar tarafından İslam yayılmış ve buralarda Müslüman nüfus günümüze kadar ulaşmıştır. C-Kıpçaklar ve HıristiyanlıkHıritiyan olan Kıpçaklar Kafkaslarda, Karedenizin Kuzeyinde ve Balkanlarda yaşamışlardır.11.y.y ın sonlarında Kafkaslarda hıritiyanlığı kabul eden Kıpçaklara rastlanır. Gürcü kralı 2.Davit daha aralarında yeni yayılan Kıpçaklarla iyi ilişkiler kurarak onları Gürcistana davet etmiştir bu davet neticesinde Gürcistana çok sayıda Kıpçak gelmiştir. Bu Hıristiyan Kıpçaklardan Davit bir ordu kurarak Erzurum Otluya kadar ilerlemiş ve buralara Kıpçakları yerleştirmiştir. Buralardaki Hıristiyan Kıpçaklar Atabeg beyliği altında Osmanlının Kafkas ellerini fethine kadar devam etmiştir. Osmanlı bölgeyi ferhedince Hıristiyan olan Atabeg Müslüman olmuştur.Günümüzde Gürcistan ve Ermenistan’da hala Hıristiyan Kıpçakların varlığı devam etmektedir.57 Karadenizin Kuzeyinde Kıpçaklar Hıritiyanlıkla 11.y.y.ın ikinci yarısında tanışmışlardır.Bu bölgede Rusların Kıpçakları Hıristiyanlaştırmak için yoğun çaba harcadığını görmekteyiz.Ruslar her yola başvurarak buradaki Türkleri Hıristiyan yapmak istemiş bunu bazen’de başarmıştır.Kırım çevresinde bulunan Kıpçaklara Avrupalı Hıristiyan misyonerlerde kanca atmışlar ve bazı Kıpçakları Hıristiyanlaştırmışlardır.Balkanlarda ise Romanya, Bulgaistan ve Macaristan topraklarında Hıristiyan Kıpçaklar var olmuştur.Bu bölgelerde Hıristiyanlığı kabul eden Kıpçaklar özlerini kaybetmişler ve çoğu Slavlaşmıştır. D-Kıpçaklar ve Yahudilik11.y.y.ın ilk yıllarında Hazar ülkesine gelen Kıpçaklar Hazar ülkesindeki Hazarları eritip Kıpçaklaştırmışlardır. Hazarlar ile karışmadan Kıpçaklar arasına Karai misyonerleri girerek Yahudiliği yaymışlardır. Yahudiliği seçen bu topluğa Karaylar diyoruz. Karaylar 1770 li yıllara kadar Kırımda yaşamışlardır. Bu tarihte Rus işgaline uğrayan Kırımda artan Rus baskılarına dayanamayan Karayların bir kısmı İstanbula göç etmişlerdir.Birinci Dünya savaşından sonra Kırımlı Karayların bir kısmı Avrupa ülkelerine göç etmiştir.1917 li yıllarda Kominist yönetimin Rusyada etkin olmasıyla Karay Türklerine’de büyük baskılar yapılmış ve Sibiryaya sürgüne gönderilmişlerdir.Sürgüne gönderilmekten kurtulanlar Avrupa ve Amerika’ya kaçmıştır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜMKIPÇAKLARA AİT FOTOĞRAFLAR-Kıpçakların Yayılma Alanı M.s. 1200-Kırım ve Çevresinde Kıpçaklar-İgor’un Kıpçaklara karşı yenilgisi..-Codex - Cumanicus-Baytan- Çabhan Bölgesindeki Kıpçak MezarlarıUkrayna'da Bulunmuş Kıpçaklardan Kalan BalballarKAYNAKÇABERKOK İsmail, Tarihte Kafkasya, İstanbul, 1958 RASONYI Laslo., Dünya Tarihinde Türklük, İdeal Matbaa, 1942 SÜMER Faruk, Oğuzlar, (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Türk dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999 GÜRÜN Kamuran, Türkler ve türk devletleri tarihi, bilgi yayınevi, 1984 TÜRKLER ANSİKLOPEDİSİ, Editörler:hasan celal güzel, kemal çiçek, salim koca, yeni Türkiye yayınları -kıpçak hanlığı, bolat kumekov, çev. Aydos şalbayev -kuman/kıpçaklar, mutafa safran, -gürcistan Kıpçakları, guılı alasanıa, ÖZTUNA Yılmaz, başlangıcından günümüze kadar BÜYÜK TÜRKİYE TARİHİ, 1.cilt, ötüken yayınevi, İstanbul, 1983 TOGAN A.Zeki Velidi, umumi türk tarihine giriş, cilt 1, İstanbul üniversitesi edebiyat fakultesi yayınları no 1534, İstanbul, 1970 TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ ANSİKLOPEDİSİ C.1, Ankara üniversitesi rektörlüğü yayınları, Ankara, 1987, -kuman/kıpçaklar, Mustafa safran TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ, Editör:cemil öztürk, pagem yayıncılık, Peçenek-uzlar ve kumanlar, Hüseyin solmaz ORTAYLI İlber, tarihin sınırlarına yolculuk, timaş yayınları, İstanbul, 2007 T.Diyanet Vakfı ansklopedisi, kıpçaklar maddesi Ana britanica Kıpçakça ve kıpçaklar maddesi, 13. cilt GÖKBEL Ahmet, Kıpçak Türkleri, ötüken yayınları, İstanbul, 2000 ADJİ Murat, kaybolan Milet deşti Kıpçak ve medeniyeti, çev. ZEYREK Yunus, ahıska araştırmaları AGARA İbrahim ROUX Jauan paul, Web adresleri http://www.gamarcoba.somee.com/Forum.asp?forum=oku&msgid=72¥ilik=4&alfom=&alfomad=, 20.12.2007 http://www.gozlemci.net/2880-kumanlar.html, 20.12.2007 http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=167, 20.12.2007 http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=148 http://tr.wikipedia.org/wiki/Codex_Cumanicus, 20.12.2007 http://www.ozturkler.com/data/0001/0001_14.htm, 20.12.2007 http://www.turan.tc/turktar/pecenek/.. 20.12.2007 http://www.dikab/ okuyoruz.biz., 20.12.2007 1 Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, s.258 2http://www.gamarcoba.somee.com/Forum.asp?forum=oku&msgid=72¥ilik=4&alfom=&alfomad=, (Prof. Fahrettin Kırzıoğlu, Kıpçaklar, S.5) 3 L. Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.126 4Ahmet Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.30 5 İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, s.204 6 A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, c1, s.159 7 İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, s.204 8 A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, c1, s.163 9 Türkler Ansiklopedisi, c2, Bolat Kumekov, Kıpçak Hanlığı, s.783 10 T.D.V.İslam Ansiklopedisi. Kıpçaklar mad. S.420 11 Ahmet Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.128 12 Oğuzlar, Faruk Sümer, s.85 13 Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, s.259; İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya, s.204; L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.127 14 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.127 15 Mustafa Safran, Tarihte Türk Devletleri, s.273, A.Gökbel , Kıpçak Türkleri, s.129 16 A.Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.130 17 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.227 18 TÜRKLER Ansiklopedisi, Gürcistan Kıpçakları,Guılı Alasanıa, c2, s.794 19http://www.gamarcoba.somee.com/Forum.asp?forum=oku&msgid=72¥ilik=4&alfom=&alfomad=,bu sitedeki bilgilere göre; Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili Gürcüstan Tarihi, , s.141 20 TÜRKLER Ansiklopedisi, Gürcistan Kıpçakları,Guılı Alasanıa, c2, s.795;Kamuran gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.261 21 Fahrettin Kırzıoğlu, Kars Tarihi 1, s.376-381 22 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.225; L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.142 23 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.225 24 http://www.ozturkler.com/data/0001/0001_14_03_3.htm, 20.12.2007 25 http://www.ozturkler.com/data/0001/0001_14_03_3.htm, 20.12.2007 26 http://www.turan.tc/turktar/pecenek/.. 20.12.2007 27 http://www.ozturkler.com/data/0001/0001_14_03_2.htm, 20.12.2007 28 A.Gökbel, Kıpçak Türkleri,s.151 29 A.Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.152 30 A.Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.154 31 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.225; L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.142 32 Z.Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine giriş, s.310-312 33 İlber Ortaylı, Tarihin Sınırlarına Yolculuk, s.97 34 L Rasonyı,Dünya Tarihte Türklük, s.133, 35 Ahmet Gökbel,Kıpçak Türkleri,s.43 dipnotuna göre Artamanov,s.520; Togan,’Hazarlar’, İA,(MEB),5,S.402 36 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.128-129 37 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.133 38 Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.262 39 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.134 40http://www.gamarcoba.somee.com/Forum.asp?forum=oku&msgid=72¥ilik=4&alfom=&alfomad=, 20.12.2007; TÜRKLER Ansiklopedisi, Gürcistan Kıpçakları,Guılı Alasanıa, c2, s.793 41 http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=167 ,20.12.2007,bu sitedeki bilgilere göre bkz: Gülnisa AYNAKULOVA,BELLETEN Dergisi, 256, Cilt: LXIX - Sayı: 256 - Yıl: 2005 Aralık 42http://www.gamarcoba.somee.com/Forum.asp?forum=oku&msgid=72¥ilik=4&alfom=&alfomad=, bu web sitesindeki bilgilere göre; (Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.150, Sorun yayınları) 43 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.229; Kamuran gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.263 44 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.136-137 45 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.225; Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.266; L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.138 46TÜRKLER Ansiklopedisi, Kuman/Kıpçaklar,Mustafa Safran, c2. s.791 54 nolu dipnota göre: İ.Kafesoğlu;Türk Milli Kültürü, s.184; L.Rasonyı, Tarihte Türklük, s.151; Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.265 47 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.225 48 TÜRKLER Ansiklopedisi, Kuman/Kıpçaklar,Mustafa Safran, c2, s.791 49 Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.266 50 Büyük Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, c1, s.226 51 A.Zeki Velidi Ttogan, Umumi Türk Tarihine Giriş, c1, s.165 52 Ana Brtanica, c.13, s.256, Kıpçakça maddesi; T.D.vakfı İslam Aansiklopedisi Kıpçaklar mad. S.422-423 53 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.142 54 http://tr.wikipedia.org/wiki/Codex_Cumanicus, ve bu web adresindeki dipnota göre; Yabancılara Türkçe Öğretiminin Tarihsel Gelişimi, Yard.Doç.Dr. Nesrin BAYRAKTAR - 1. Uluslarasi Çanakkale Dil Öğretim Sempozyumu, 22 - 25 Haziran 2002 Çanakkale, Türkiye; Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi,s.267 55 A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, c1, s.164 56 L.Rasonyı, Dünya Tarihinde Türklük, s.129 57 Ahmet Gökbel, Kıpçak Türkleri, s.312 |
| Kategori: Toplum Kültür - Sanat |
7 Kasım 2008 Cuma
kıpçaklarda kültür ve medeniyet
kıpçaklar ve gürcistan
(Not: Kitapta kullanılan Gürcistan ifadesi bugünkü Gürcistan topraklarını ifade etmektedir. Ancak esasen anlatılan Kart boyuna ait Kartl-i krallığı ve halkıdır).
Romalılar Gürcistan’a girdikleri zaman Dariali Geçidi’ni Gürcülerin kontrolünde görmüşlerdi. Gürcüler bu geçidi sarp ve kalın duvarlarla kapatmıştı. Bu kalın duvarların anlam ve önemi bir Romalı yazar tarafından şöyle açıklanmıştı: Kafkas geçitleri doğanın oluşturduğu muazzam kaya oyuk ve yarıklarıdır. Geçit noktası Gürcüler tarafından kalın demir direklerle pekiştirilmiştir. Irmağın bir yakasında sağlam bir Kuman kalesi vardır. Kuman kalesi güneylerden gelecek kalabalık düşman ordularını engellemek için yapılmıştır.”
(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili,Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.67, Sorun yayınları)
Askeri reformlar
Davit bu çarpışmalarla adım adım Tiflis’e doğru yaklaşıyordu. Tiflis’i kurtarmak (not: Selçuklulardan ve orada Araplar döneminde Müslüman olmuş yönetimden) ve bazı projeler gerçekleştirebilmek için askeri reformlar gerekti. Kralın elinin altındaki ordu eski feodal sisteme dayalı bir orduydu. Bu ordunun içinde henüz kökleri kazınmamış bölgesel Aznaurların ve diğer beylerin ırgatlarından oluşan birlikler de bulunuyordu. Aznaurlar gerektiğinde askerleriyle Krala destek veriyorlardı. Ancak bazı Aznaurlara cephede güvenmek çok safdillik ve tehlikeliydi. Ülkenin ve kralın kaderini Aznaur askerlerine terk etmek olacak iş değildi. Kral Davit, kendi komutası altında sürekli bir nizami ordu kurmaya karar verdi.
Bu maksatla Kuzey Kafkasya’ya gitti. Orada Kıpçak oymaklarıyla anlaşıp asker satın alıp ülkesine getirdi. Kuzey Kafkasya ve güney Rusya steplerinde davar besleyen gezginci Kıpçaklar savaşçı bir toplumdu. Kıpçaklar daha önceki yıllarda da Gürcü ordusunda kiralık asker olarak hizmet görmüşlerdi. Kral Davit Ağmaşenebeli öte yandan Kıpçak Beyinin kızıyla evlenmiş, onlarla dostluk kurmuştu.
1118 Yılında Davit Kıpçaklarla kavgalı bulunan ve onlara Kafkas geçitlerinden yol vermeyen Alanları (Osetyalı)ları yola getirdi. Kalelerini ele geçirdi. Kıpçaklar’dan temin ettiği 45.000 aileyi bu geçitlerden aşırıp Gürcistan’a getirdi. Onlara toprak ve başka mülkler dağıttı. Askerlik hizmetleri için gerekli araç, gereç ve silahlarla donattı. Yan ilkel bu Kıpçakları sıkı bir askeri eğitime tabi tuttu. İki yıl sonra Gürcistan artık iyi yetişmiş 40.000 kişilik süvari ordusuna sahip bir ülke haline geldi. Davit’in bundan başka 5.000 kişilik bir muhafız ordusu daha vardı. Bu orduya ‘Monaspa’ (Köle Sipahiler) adı veriliyordu. Bu askerlerin görevi kral sarayını korumaktı.
(not: devam eden sayfalarda 1122’de Tiflis’in alındığı belirtiliyor)
(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.141, Sorun yayınları)
Giorgi 3’ün feodal aristokrasi karşısında güç kullanması
Soylu Aznaurların ikide birde başkaldırıp ülkeyi kana bulaması ve harap etmesi kolay kolay önlenemeyecekti. Giorgi 3, bu olayı bahane edinerek işi kökünden halletmeye karar verdi. Bu isyana adı karışan tüm rütbeli memurları mevkilerinden aldı. Onların yerine güvenilir kendi adamlarını yerleştirdi. İoane Orbeli’den boşalan Genel Kurmayın başına isyan sırasında kral tarafını tutup büyük yardımlarda bulunan Gürcüleşmiş Kıpçaklı Kubasar’ı tayin etti. Aznaur köleliğinden kurtulup yükselen ve kendini kanıtlayan Apridoni’yi de ‘Msahur tuhutsesi’ (Hazine, Finans ve gelirler bakanı) tayin etti. Bir diğer Gürcüleşmiş Kıpçak Kutlu Arslan’ı ve Tçiaberi’yi de başka yüksek mevkilere getirdi.
(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.146, Sorun yayınları)
Tamar’ın kraliçe olmasında saray kavgaları
Kral Giorgi ölür ölmez sarayda taht kavgaları başladı. Tamar babası tarafından tahta çıkarılmıştı; ancak şimdi onun meşruluğu tartışılmaya başlamıştı. Karşıtları itirazlar edip ona ayakbağı olmaya çalışıyorlardı. Tamar’ın karşıtları şimdi babasının sağlığındakinden daha güçlü hale gelmişlerdi. / Sıra Giorgi 3 tarafından işbaşına getirilen yönetim kadrolarının yasallığına gelmişti. Giorginin’nin yüksek memuriyetlerden soylu Aznaurları alıp halktan iyi insanları tayin etmesi soylular arasında büyük panik yaratmıştı. Bu sıkıntılı durumu o zamanlar bağırlarına gömmekten başka çareleri yoktu. Şimdi ise Gürcistan tahtında oturan taze ve deneyimsiz kadın onların iştahlarını kabartıyordu. Yitirdikleri mevki, rütbe ve servetleri yeniden elde etmenin tam zamanıydı. Tamar karşıtları kraliçeye ültimatom vererek, ‘Bugünden itibaren bakanlıklarda ve yüksek mevkilerde oturan soysuzların emirlerini dinlemeyeceğiz’ diye uyarıda bulundular. İstekleri arasında bundan başka ordunun üst kademelerine getirilen asaletsiz kişilerin ve bunlar arasında Genel Kurmay Başkanı Kubasar’ın, Hazine ve Gelirler (Finans) Bakanı Msahurtuhutsesi Apridoni’nin de görevlerinden alınmasını şart koştular.
Kubasar ve Apridoni Giorgi 3’ün ve kızı Tamar’ın en sadık adamlarıydı. Ancak Tamar bu kişileri görevlerinden almak zorunda bırakıldı. Bu durum bir bakma tahtın yenilgisi anlamındaydı.”
(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.150, Sorun yayınları)
Gürcü devlet düzeninin değiştirilmesi çabaları
Kutlu Arslan grubunun çıkışı
“Henüz soyluların itiraz sesleri dinmişti ki Meçurçletuhutsesi (Finans Bakanı) Kutlu Arslan Tamar’a tamamen yeni ve bugüne değin hiç duyulmamış bir öneri getirdi. Kutlu Arslan bu öneriyle, Bugünkü Avlabari o zamanki İsani’deki kral sarayının giriş kapısı önünde bir ‘Karavi’ (Nizamiye binası) kurulacaktı. Bu binada oluşturulacak bir konsey (Parlamento) saraya gelen tüm devlet işlerini burada görüşüp karara bağlayacak, sonun da onay için kraliçeye gönderecekti. Bu öneri kraliçenin tüm yetkilerini elinden alıp onu tacı ile birlikte kukla bebek gibi bırakacaktı. Bu öneri ile Kutlu Arslan ve arkadaşları ülke yönetiminde ve adalet dağıtımında kraliçeyi monarşik olmaktan çıkarıp onu bir nevi Senato kuruluşuna mahkum edecekti.
Bu sırada ülke yönetim organlarının başında Kutlu Arslan karşıtı soylular bulunuyordu. Bu soylular Kutlu Arslan’ın önerilerini reddedip bastırma kararı aldılar. Tamar’a öneride bulunup Kutlu Arslan ve arkadaşlarını yakalatıp tutuklattılar. Soylular Kutlu Arslan’ın tutuklanmasıyla her şey yoluna girer zannediyorlardı. Ancak böyle olmadı. Kutlu Arslan yandaşları silahlanıp saray kapısına dayandılar. Kutlu Arslan’ın zarar görmeden serbest bırakılmasını istediler.
Tamar, ayaklanan Kutlu Arslan yandaşlarıyla görüşmek üzere ünlü iki kadın politikacı, Kravai Cakeli ile Hvaşak Tsokali’yi görevlendirdi. Karşılıklı taviz ve anlayışla iş tatlıya bağlandı.
Saray yetkilerinin kısıtlanması
Saray kapısı önüne kurulmak istenen nizamiye binası önlenmişti ancak Tamar devlet işlerinin bir bilirkişi heyeti tarafından görüşülüp karara bağlanması için Tanadgoma (Danışma) kurulu oluşturmayı kabul etti. Bu tarihten sonra sarayda alınan tüm önemli kararların altı ‘Özel Danışma Kurulu’nun çoklu tavsiye kararı ve Kraliçe Tamar’ın onayıyla’ sözleriyle bağlandı.
Böylece Gürcistan krallarının sonsuz yetkileri ‘Danışma Kurulu’nun (Senato) araya girmesiyle kısıtlanmış oldu. Gürcistan sarayında yapılan bu önemli yetki paylaşımı 13. yüzyıl başlarında İngiltere’de kurulan ‘Magna Karta Libertatum’un öncüsü ve fikir kaynağı olmuştu. Bu organizasyonla İngiltere krallarının sonsuz yetkileri kısıtlanmıştı.”
(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.150, Sorun yayınları)
2. Diğer Bazı Belgelerde Kıpçaklar
Kral II.David, Kıpçaklar'dan sağladığı büyük bir ordu ile yeni bir istilâ harekâtı başlatıp Gence'ye kadar gelince Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar Gürcistan üzerine yürüdü. Gürcü kuvvetlerini bozguna uğratarak bazı şehirleri tahrip etti (503/1110). Kıpçaklar Gürcistan'ın tarihinde önemli rol oynadılar. XII.yüzyılın sonlarında devletin iktisadî hayatına Kıpçaklar hâkim olmuştu. 580'de (1184-85) Kraliçe Tamara devrinde Kutlu-Arslan devletin kaderine hükmedecek kadar güçlüydü. Müslüman olan Kıpçaklar ise Dağıstan yoluyla Azerbaycan'a girmiş ve buradaki Türkler'le beraber Gürcüler'le mücadele etmiştir.
Kral David'in Tiflis ve Gence gibi Müslümanların hâkimiyetindeki şehirlerden haraç istemesi üzerine Müslümanlar Irak Selçuklu Sultanı Mahmûd b. Muhammed Tapar'dan yardım istediler. O da kardeşi Gence Meliki Tuğrul, Atabeg Gündoğdu. Dübeys b. Sadaka ve Artuklu İlgazı'yı Gürcistan'a sefere memur etti. Ancak Müslümanlar Gürcü, Ermeni ve Kıpçaklar'dan oluşan Gürcistan ordusu karşısında başarı sağlayamadılar. Gürcüler, 12 Ağustos 1121'de Didgori yakınlarında cereyan eden bu savaştan sonra asırlardan beri İslâm hâkimiyetinde bulunan Tiflis ve Ani'yi işgal ettiler. Tiflis Gürcistan'ın başşehri oldu. Şirvan halkının yardım istemesi üzerine Sultan Mahmud Gürcistan'a bir sefer daha düzenledi, fakat kayda değer bir başarı elde edemedi. (517/1123). Kral David aynı yıl Şirvan'ı ilhak etti.
Gürcüler 1161'de Ani'yi,ertesi yıl Kars ve Duvîn'i istila ettiler: çok sayıda Müslümanı öldürüp cami ve evleri yaktıktan sonra Tiflis'e döndüler. Müslüman kadınları çırılçıplak vaziyette götürdüler: Gürcü kadınları bunu yadırgayıp Müslüman kadınları giydirdiler. Bu olay Müslümanlar arasında büyük tepki yarattı. Azerbaycan Atabegi İldeniz. Ahlatşah Sökmen. İzzeddin Saltuk, Merâga Emiri İbn Aksungun, Irak Selçuklu Sultanı Arslanşah ve bazı Anadolu beyleri Nahcıvan üzerinden Gence'ye geldiler. 50.000'i aşkın mücahid doğrudan Gürcü topraklarına saldırdı ve1163'te Gürcistan'ı istila edip çok sayıda esir aldılar. Ardından da XII. Yüzyılın sonlarına kadar Doğu Gürcistan'a hâkim olan Selçuklular. İldenizliler, Mengücüklüler. Saltuklular ve Ahlatşahlar Gürcüler'le mücadeleyi sürdürdüler. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Süleyman Şah. Gürcüler'in sürekli olarak Türk topraklarına saldırması üzerine 1202'de Gürcistan seferine çıktı. Ancak ordugâhta istirahat halinde iken Gürcüler'in baskınına uğradı ve ağır kayıplar verdi. Esirler arasında Erzincan Mengücüklü Beyi Behram Şah'da bulunuyordu. Süleyman Şah 1204'te ikinci defa Gürcistan üzerine yürürken yolda öldü. Sultan I.Alâeddin Keykubad devrinde 1232'de Kemâleddin Keykubad devrinde 1232'de Kemâleddin Kâmyâr ile Mübârizüddin Çavlı Gürcistan'a sefer düzenlemiş ve bazı kaleleri ele geçirmişlerdi. Selçuklu ordusuna karşı koyamayan Kraliçe Rusudan barış teklifinde bulundu. Yapılan anlaşmada kraliçe, kızı Tamara'yı Sultan Alâeddin Keykubad'ın oğlu II. Gıyaseddin Kayhusrev'e nikâhlamayı kabul ediyordu. Celâleddin Harizmşah Tebriz'e yerleştikten sonra Gürcistan'a sefer hazırlıklarına başladı. Diplomatik teşebbüslerinden bir sonuç alamayınca 622'de (1225) Duvîn'i zaptetti. Kerbi ve Zün şehirlerini de ele geçirip Azerbaycan'a döndü. Ertesi yıl tekrar Gürcistan seferine çıkan Celâleddin Harizmşah Tiflis'i fethetti (Rebiülâhir 624/Nisan 1227) Aynı yıl Ani'yi ve Kars'ı kuşattı: Gürcistan'ın kuzeyine akınlar yaptı ve pek çok ganimet elde etti. Celâleddin Hârizmşah. Ahlat'ın muhasarasıyla meşgul olduğu sırada Gürcistan'da bıraktığı veziri Şerefülmülk'ten Gürcüler'in Tiflis'i ele geçirme hazırlıkları yaptığını haber aldı. Bunun üzerine Betak gölü civarında Gürcü. Ermeni ve Kıpçaklardan oluşan müttefiklerin karşısına çıktı. Kıpçaklar'ı diplomatik yollarla saf dışı etmeyi başardıktan sonra da Gürcü ordusunu bozguna uğratıp Tiflis'e girdi (1627/1229).
(Gürcistan’ın Tanıtımı-İslami Dönem http://www.muslimgeorgia.org/tr/gurcistan/islami.asp )
Makalede, çeşitli dönemlerde Gürcü krallarının daveti üzerine (Kral II. David, Kraliçe Tamara) Gürcistan'a gelmiş, Gürcü krallarının hizmetine girmiş ve Hıristiyanlığı kabul ederek Yukarı-Aras, Orta-Aras boyları, Orta Kür kesiminde yerleşmiş Hıristiyan Kıpçak-Kumanlardan, -ki bu Kıpçaklar'ın çoğu, Gürcü-Ortodoks kilisesine bağlı olmakla birlikte bir takımı da,
Bilindiği gibi, bu metinler gerek Türk Dili Tarihi, gerekse Gregoryen Mezhebini kabul eden Hıristiyan Kıpçakların dinî, sosyal ve kültürel tarihleri açısından çok değerli bilgiler ihtiva etmektedir. Ancak, anılan metinler bu büyük önemlerine rağmen ülkemizde bu güne kadar pek az bilinmiş olup, bilimsel yönden ele alınarak incelenmedikleri gibi, doğru dürüst tanıtımları bile yapılmamıştır. Öte yandan, Kıpçaklardan bir kısmının, Gregoryen Mezhebi yolu ile zamanla Ermenileşmiş olmaları da Türk tarihinin çarpıcı örneklerinden olup, bu hususun aydınlığa çıkarılması, bugünlerde çokça konuşulup-tartışılan Ermeni Sorunu'nun bir başka boyutuna farklı bir aydınlık kazandırmak bakımından çok önem arz etmektedir.(GÜLNİSA AYNAKULOVA: Gregoryen Kıpçaklar'a Dair http://ttk.org.tr/yayinlar/belleten/belleten256d.htm)
Kıpçaklar(ın ataları) kimdir?
“Kıpçaklar bronz çağında Minusin havzasında ve Altaylar’da yaşayan Avrupaoid Dinlinler’den türemişlerdir. Bilahare Kimaklar’la birlikte yaşamaya başlamaları, daha önce ise Hunlar’ın bir kolunu teşkil etmeleri sebebiyle ırkî özelliklerinde değişiklikler olmuş ve dış görünüşlerinde Hun tipinin bazı unsurları belirginleşmiştir.
Hunlar mongoloid ırka mensup olmakla birlikte Kuzey Amerikalı yerlilere birazcık benzeyen yüz hatlarına sahiptiler. 350 yılında Çin’de yaşayan Hunlar öldürülmeye teşebbüs edilince kalkık burunlu ve sakallı birçok Çinli de öldürülmüştü.
Bu yüzdendir ki Kıpçak Kimak karışımı olanlar geniş yüzlü Avrupaoidler arasında farkedilmemektedirler.”
(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, S.290)
Kıpçaklar ne zaman ortaya çıktı?
“Marquart ‘Über das Volkstum der Komanen’ adlı eserinde, Kıpçaklar’ın (Polovcı, Kumanlar) Gürcüler’le birleşerek Kafkasya Müslümanlarına hücum ettikleri sırada, 1120-1121’den itibaren büyük bir siyasi güç olarak ortaya çıktıklarını ispat etmiştir....
Lavrent’evzkaya letopis’e göre, Kumanlar’ın iştirakiyle ilk göçebe akını, 1054’de yapılmıştır. Kimekler’in batı kolunu teşkil eden Kumanlar, Volga ile Dneper arasındaki bozkır bölgesinde Peçenekler’in yerine geçmişlerdir.”
(A.Yu. Yakobivskiy, Altın Ordu ve Çöküşü, S.3-4)
Kıpçak’ın anlamı nedir?
“Kıpçak kabuk kelimesinden çıkmıştır, Türk dilinde, içi çürümüş ve oyulmuş ağaç’a derler.”
(Prof. Fahrettin Kırzıoğlu, Kıpçaklar, S.5)
Kıpçak Avrupası neresidir?
“...Güneydoğu Avrupa sınırları içinde Dneper’e kadar uzanan topraklar, güneyde Kırım, kuzeydoğuda Bulgar bölgesine kadar Orta Volga havzası, güneydoğuda Volga ağzı ile birlikte Kıpçak topraklarının Avrupa bölümünü teşkil ediyordu.”
(A.Yu. Yakobivskiy, Altın Ordu ve Çöküşü, S.4)
Sarı saçlı mavi gözlü Avrupaoidler: Kıpçaklar
“Çinliler Kıpçaklar’ı sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tavsif eder. Memluk hükümdarı Sonkor bile sarışın fakat Kıpçak orijinliydi. Macaristan’daki Kuman torunlarına parlak, lepiska kıvırcık saçlı ve mavi gözlü oldukları için –aralarında esmerlerine rastlansa da- çango derler.
Ruslar’ın taktıkları Poloves lakabı ise polova kelimesinden gelmektedir ki manası parlak saç rengini andıran ufalanmış saman demektir.
14. yüzyılda yaşayan Arap coğrafyacısına göre Kıpçaklar kendilerine has dindarlıkları, cesaretleri, çeviklikleri, güzel çehreleri ve düzgün yüz hatları ve asaletleriyle diğer Türkler’den ayrılırlar.
Şu halde Kıpçaklar tipik Avrupaoid oluşlarıyla güney komşuları Türkmenler’den ayrılırlar. Ruslar ilk defa 1055’de onlarla çarpışıp barış anlaşması imzaladıkları dönemde ak gözlü ve sarı saçlı halleriyle dikkat çekmişlerdir.”
(L.N.Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, S.289)
3. Yunus Zeyrek’in Görüşleri
(Not: Yazılarda kullanılan Gürcü ifadesiyle Kart boyu ve/veya kartveller kastedilmektedir).
Kim bu prensler?
“Gürcü prensleri, aralarında savaşıyorlardı. Çünkü bu prenslerden bazıları Muhammed Peygamber’in dinine girmişlerdi.” cümlesinde sözü edilen “Gürcü prensleri” Hıristiyan Kıpçak Atabekleriydi. Çıldır Atabekleri de denilen bu beyler, İlhanlı hükümdarının desteği ile Tiflis’e karşı bağımsızlık kazandılar(1267). Tiflis de dâhil, bu bölge Safevî Türkmenlerin hâkimiyetindeydi. Ahıska, Tiflis ve Şirvan, 1578 yılında yapılan Şark Seferleri sırasında Osmanlı Devleti’ne katıldı (Y. Zeyrek, Tarih-i Osman Paşa, Ankara 2001.).
Bu Kıpçak Atabekleri Hükûmeti’nin tarihçesini ve sahip oldukları toprakların haritası da bir kitabımda verildi (Y. Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001).
Kartli’nin kızıl profesörleri tarafından yazılan kitapta da Atabekler hakkında bilgi vardır. Onlar, hep kınanarak anılmaktadırlar! Çünkü onlar, Tiflis’e kafa tutuyorlardı. Ne var ki Kartli’yi, İran ve Selçuklu akınlarına karşı koruyan da onlardı. Zaten bu amaçla Kuzey Kafkasya’dan davet edilerek getirilmiş ve bu bölgeye yerleştirilmişlerdi. Zira Kartli, hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde hâkimiyet kuramamıştır. Bu küçük krallık/lar, tarih boyunca Arap, Hazar, Selçuklu, Safevî, Osmanlı ve Rus hâkimiyetlerinden birini tercih etmek zorunda kalmıştır.
Hâlâ bakarak övündükleri, Pasinlere kadar uzanan Kartli sınırları, bu Kıpçak Atabeklerinin kuvvetiyle gelinen noktadır.
“Kıpçaklar nerede?” sorusu, aslında cevap aramıyor! Maksat cevap olsaydı, Kızıl Profesörlerin kitabında hatta Çelebi’nin mübarek kitabında bile bulunabilirdi. Yalnız “Mübarek kitap(!)”ın dediğine göre, onlar erimiş ve Gürcüleşmişler! 50.000 kişilik muharip bir ordu çıkaran Kıpçak topluluğunun, kendini koruyacak bir ordu bile çıkaramayan bir avuç Kartvel arasında, eridiğini iddia ediyorsunuz! Öyleyse, varlığımız Kartli’nin varlığına armağan olsun!
Ama bilim öyle demiyor: Bir yazınızda, bugünkü Türkiye Gürcülerinin ataları olarak ifade ettiğiniz Çıldır Atabekleri, işte bu Kıpçaklardır. Yani Oltu, Tortum, Ardanuç, Artvin, Şavşat, Posof, Ardahan ve Ahıska ahalisiyle büyük bir ihtimal Acara halkı... Zeki Velidî Togan başta olmak üzere, Akdes Nimet Kurat ve M. Adil Özder’in kitaplarına da bakınız!
Tarih ilmi, belge ister. Hiçbir belge ve bilgiyi kullanmadan sadece Tiflis ekseninde teoriler üretmek, hem bilime hem de içinde yaşadığınız ülkeye saygısızlık olur.
Kıpçak Atabekleri Ailesinin şeceresi, Yusufelili Adil Özder tarafından hazırlanmış, bu aileye mensup General Fahir Atabek’in takdimiyle birlikte basılmıştır (Mustafa Adil Özder, Tarihte Çıldır Atabeğleri ve Torunları, Erzurum 1971).
Ahıska ve çevresindeki Ermeni ve Gürcü mezalimi hakkında Fransızca bir rapor yazıp 1919’da Batum’da broşür hâlinde bastırarak dünya kamuoyuna ve basına gönderen, sonradan Ardahan Milletvekili olan, Yüksek Mühendis/Hukukçu Osman Server Atabek, bu raporun altına şu ibareyi koymuştur: “Güneybatı Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkez Komitesi Başkanı Adına Koblıyan Beği (Prince de Koblıyan) Atabek Server Feyzullah” (Kırzıoğlu, M. Fahrettin, Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi, Ankara 1999, s. 77).
Osman Server Atabek, bu “Gürcü Prensleri”nden(!) biriydi ve 1919-1920 yılında, Kurtuluş Savaşı’mızın Ahıska-Posof cephesinde Kartli/Gürcü kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmış, İstiklâl Madalyası’yla taltif edilmişti.
“Tarihî Gürcü toprakları” ne demektir?
Tarihî Türkiye topraklarından hiç bahsedilmezken, Artvin, Ardahan ve Erzurum’un kuzey ilçelerinden “Tarihsel Gürcü toprakları” olarak bahsedilmektedir (Çveneburi, 40/13). Bunu nasıl açıklarsınız? Meselâ şöyle bir ifade tarafınızdan sadır olabilir mi? “Türk Millî Mücadelesi’nin ana programı ve imparatorluğu yıkılmış Türkiye’nin millî/etnik sınırlarını belirten Millî Misak/Millî Ant, Ankara’da kurulan Millî Hükûmet’in de programıydı. Altı maddelik Misak-ı Millî’nin ikinci maddesinde, İngilizler tarafından Gürcülere verilen Ardahan, Artvin ve Batum’un geri alınması dile getiriliyordu. Zira yapılan halk oylamasıyla bu bölgelerin ahalisi Türkiye’ye katılma kararı almıştı.”
Bu tür tarih gerçeklerini yazmıyorsunuz. Kıpçakların Gürcistan’da aktif rol oynadıkları dönemlerde Kartli Krallığına katılmış, ama sonradan Kıpçak Atabeklerinin kendi hükûmetleri idaresine alınmış toprakları, “Tarihsel Gürcü toprakları” şeklinde ifade ediyorsunuz.
(Yunus ZEYREK, Çveneburi’de çıkan “Mesele Ne?” başlıklı yazıya (Fevzi Çelebi, Mesele Ne? Çveneburi dergisi, S. 42, 2001, s. 2-10) cevap, Mesele Türk’e Düşmanlık mı?)
1508 yılı baharında Ahıska Kıpçak Atabeğinin kılavuzluğunda Kutayıs üzerine bir sefer yapan Yavuz Selim, bölgeyi Osmanlı Devleti’ne tâbi kıldı; Batum’u da Trabzon Sancağına bağladı.
(Yunus Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, Acaristan hakkında kısa bilgi)
Bagratlıların Oğuz, Ermeni ve Gürcü menşeli olduğu söylenmektedir. Biz, yaptığımız araştırma ve incelemelerden, bu hanedanın Hıristiyan Oğuz oldukları yolundaki tarih haberlerini dikkatlere sunuyoruz. Bunda alınacak ne var? Tarih, bağırıp çağırmakla yazılmıyor; bilgi ve belgeyle yazılıyor. Sizin elinizde bir belge varsa açıklayınız, öğrenelim. Bagratlıların Gürcü asıllı olduğunun delili nedir? Türklüğün en önemli tarihî destanlarından biri olan Dede Korkut Destanları coğrafyasında tarih sahnesine çıkmış olmaları, onların Türk olabilecekleri tezini kuvvetlendirmektedir. Sonraki asırlarda Kıpçaklarla akrabalık da kurarak onları getirip Kür ve Çoruh ırmakları boylarına yerleştirmeleri de kayda değer bir husustur. 40.000 Kıpçak ailesinin geldiğini kabul ediyorsunuz, fakat bu sayının o devirde nasıl bir kudreti temsil ettiğini hesaba katmadan, bu kadar insanın bir avuç Kartvel içinde tamamen eriyip gittiğini söylüyorsunuz! İdrakin bu kadar dibe vurması, dehşet bir şey!
İşte Atabekler de, Bagratlı hanedanının davetiyle bölgeye gelen Kıpçaklardan çıkmıştır.
Kartlis Çhovreba’daki Bun-Türk ve Kıpçak bahislerini niçin zikretmiyorsunuz. Bu kaynağa göre, Kıpçakların bölgedeki mevcudiyeti, Kral David zamanında gelenlerden çok öncelere dayanıyor. Bunu nasıl açıklayacaksınız? İşte size Kartlis Çhovreba!
“Cakeliler asla ve asla Kıpçak değillerdi.” diyorsunuz. Şeceresi elimizde olan ve Gürcü bilim adamları tarafından da açıkça bilinen Caklı ailesine niçin Gürcü kimliği yakıştırıyorsunuz? Neden böyle bir ihtiyaç duyuyorsunuz? Önce Hıristiyan, XIII. yüzyıldan beri de Müslüman olarak bölgede ve Osmanlı Devleti’nin genelinde hizmetler veren birçok Caklı Atabek bulunmaktadır.
Eğer bu ailenin Osmanlılar tarafından Türkleştirildiğini iddia ediyorsanız, şu soruya da cevap bulmalısınız: Madem Osmanlı, herkesi Türkleştiriyordu da, sizi niçin Türkleştirmedi Ramaz/an? Gücü mü yetmedi? Kaldı ki Osmanlı’nın Türkleştirme politikası olmamıştır. O bir dünya devletiydi. Caklılar, Hıristiyan fakat Türk’tü. Bu aile mensupları, Osmanlı zamanında büyük Türk kitlesine uyarak Müslüman olmuştur.
Selçuklularla yapılan Pasinler/Basian savaşını Kartveller değil, komutanından erine kadar Kıpçak olan Hıristiyan Türkler kazandı.
Bölgede Tamar adının önemli bir yeri olduğunu herkes kabul eder. Zira o, Bagratlı bir babadan ve Kıpçak bir anadan gelen güzelliğe sahipti. Devrinde devlet ve ordu yönetimi tamamen Kıpçakların elindeydi. Macar bilgini L. Rasonyı, “Gürcistan’ın parlak çağının büyük başbuğu Kubasar, Kıpçaklıdır. Kraliçe Tamar’ın damarlarında da Kıpçak kanı vardır.” diyor. Gürcistan, Tamar devrinde biraz ayağa kalktı. Dolayısıyla, her kaleye, kiliseye veya güzel bir yapıya bağlı efsaneler, Tamar Dodopal adıyla birlikte anlatıldı. Yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşayan insanların böyle güzel bir kraliçenin adını ortak kullanmalarından daha tabii ne olabilir? Sizin bahsettiğiniz Tamar’ın Köprüsü de bunlardan biridir. Bu köprü Tamar tarafından yaptırılmış olsa da olmasa da önemli değil.
Bulgarların, Türk menşeli değil, Fars menşeli olduğunu iddia ediyorsunuz! Yazdıklarımızı okumayan, okuduğu birkaç satırı anlamayan ve muhtemelen kendisine sufle edilmiş birtakım sivri sözleri bağıran birine ne söylemeli ki... Şimdi önceki verdiklerimizden başka bir kaynak zikrediyoruz: Prof. Ebrar Kerimullin, TATARLAR-İsmimiz ve Kimliğimiz. Bu kitap diyor ki, “Altın Orda devrinde Bulgar kültürü önceki dönemin yerli kültürünün temelinde meydana gelmiştir. Kazan Tatarlarının kültürünün temeli Bulgar kültürüdür. Tatarlar, Bulgarların varisleridir. Tatar etnonimi tarihî bir hatadır. Altın Orda halkının asıl bölümü Kıpçaklardan, yani Bulgarlara yakın kardeş halktan oluşuyordu. Ruslar, Kazan Hanlığını Bulgar Hanlığının devamı olarak görmüşler, halkını da Tatar değil Bulgar saymışlardır.”
Bulgarlarla Kıpçakları, bir milletin türlü kavimleri olarak değerlendiren Kazanlı bilgin kitabında, “Proishojdeniye Kazanski Tatar, Voljskiye Bulgarı” ve daha birçok Rus kaynağını da zikrediyor. Bunların tamamını siz de okuyup anlayasınız diye veriyorum!
İşte Sovyet Ansiklopedisi! Bulgarlardan bahsederken, “Volga-Kama Bolgarları, VII. yüzyılda Azak bölgesinde yaşayan Türk dilli kabileler birliğidir. Bir kısmı Orta Volga Bölgesine göç etmiş, X-XIV. yüzyıllar arasında Volga-Kama Bolgar Devletini kurmuşlardır. Bugünkü Kazan Tatarlarıyla Çuvaşlar onların torunlarıdır.”
Volga kelimesinin de Rusça değil, Bulgar Türklerinin lisanından kalma olduğunu hatırlatalım. Bu ırmağın eski adı Kıpçak Türkçesiyle İtil/İdil’di. Anadolu’daki Barhal, Ulgar ve Bolkar dağlarının ismi de onlardan kalmıştır.
(Yunus Zeyrek, Zaruri Bir Cevap: Ramaz Surmanidze Neler Söylüyor)
4 Kasım 2008 Salı
29 Ekim 2008 Çarşamba
son kıpçaklar
| |
KIPÇAKLAR VE “SON KIPÇAKLAR”…
FAHRETTİN ÇİLOĞLU
Bir miktar tarih kitabı, ansiklopedi karıştırırsanız, bir zamanlar Aral Denizi ile Karadeniz’in kuzeyinde geniş bira alana uzanan ve Deşt-i Kıpçak denilen topraklarda yaşayan Kıpçakların tarih sahnesinden silindiğini, onlardan geriye yalnızca Codex Cumanicus adlı bir sözlük ve metin derlemesinin kaldığını okursunuz. Eğer kafanız “codex” ve “Cumanicus” sözcüklerine takılırsa, o zaman biraz daha sözlük taraması yapar, bu sözcüklerin Latince olduğunu, “codex”in kodeks, “Cumanicus” Kumanca ve Kumanlarla ilgili olduğunu öğrenirsiniz. Sonra Kumanları merak ederseniz; o zaman da Kıpçaklar dediğimiz topluluğun aslında bir konfederasyon olduğu, içinde değişik boyların bulunduğu bilgisine ulaşırsınız. Biraz kafanız karışır gibi olur, ama olsun, zaten tarih biraz kafa karıştırıcı bir sosyal bilim dalıdır.
Codex Cumanicus’un ne olduğunu biraz daha netleştirmek için, ulaştığınız düzgün kaynakların sayfalarını biraz daha çevirirsiniz. Bu yapıtın birinci bölümünde Latince-Farsça-Kumanca sözlüğün bulunduğunu okursunuz. İkinci bölümde Kumanca-Almanca bir sözlüğün olduğu, metinlerin Latin, Got ve Yunan alfabesiyle yazıldığı bilgisine de ulaşırsınız. Sonra, Kumanca Hıristiyan duaları, vaazlar, ilahiler de vardır Codex Cumanicus‘ta. Bunun tek nüsha bir eser olduğunu ve Venedik’te San Marco Kütüphanesi’nde saklandığını öğrenirsiniz. Yazılış tarihi 1303’tür bu tek nüsha eserin. Sonra kafanıza bir soru daha takılır. Bir Türk boyu olan Kumanlar, 14. yüzyılda Hıristiyan mıydı, diye. Bunun sizin için bir önemi varsa, biraz daha okur, öğrenirsiniz. Ama bu soruyu kendinize sormayabilirsiniz de.
Tarihin, bu ilginç sayfalarından çıkıp günümüze, Kumanlara göre daha yaygın kullanıma sahip Kıpçaklara dönerseniz, 13. yüzyılın ilk çeyreğindeki Moğol istilaları sırasında Kıpçakların büyük bölümünün Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Gürcüstan, Suriye ve Mısır’a dağılarak zamanla yerli halk arasında eridiğini öğrenirsiniz. Kalan bölümünün, aynı topraklarda Moğolların kurduğu Altın Orda Devleti içinde kaldıklarını görürsünüz.
Tarihin dışına çıkarsanız, günümüzde de geçmişleri Kıpçaklara dayananların olduğunu sağda solda okursunuz. Kıpçakların soyundan geldiğini ileri süren bu “Son Kıpçaklar”ı, tarihin ciddiyeti içinde anlamanız mümkün olmayabilir. Çünkü Kıpçakların soyunun, neden sadece Gürcüstan’ın güneybatı kesiminde sürdüğü, ama başka yerlerde sürmediği size çok anlaşılır gelmeyebilir. Muhtemelen, Kıpçakların soyunun kendileriyle sürdüğünü iddia eden “Son Kıpçaklar”, ince bir mizah ürünüdür. “Son Kıpçaklar”ın en başta gelen özelliği de mizahı sevmeleridir. Gelin, biz de bu mizahın hakkını verelim.
“Son Kıpçaklar”, Acara değil Acaristan demeyi severler, ama aralarında “Muslim Georgia” diyenlerine de rastlanır. Örneğin Acara’ya gidip fotoğraflar çeker ve yazdıkları yazıya da, “Ajara: Muslim Georgia” derler. Henüz İngilizce Acaristan yazmayı öğrenememişlerdir. “Son Kıpçaklar”, bazı yer adlarının, sonuna –i getirilerek yazılmasından hoşlanmazlar. Henüz “Muslim” olmamış Georgia’nın doğusundaki bir kentin adının bile nasıl yazılması gerektiğini bu “Son Kıpçaklar”a sormanız gerekir. Kazara Telavi yazmışsanız, –i harfini atar, bu kentin adının Telav olduğunu anında size bildirirler. Buranın, bir zamanlar “tel” ile çevirili bir “av” sahası olduğunu belirtip, kelimenin hemen etimolojisini de yaparlar. “Son Kıpçaklar”, Gürcistan yerine Gürcüstan yazanlara da kızarlar, ama sadece kızarlar. Gürcistan içindeki sözcüğün Gürci olduğunu ve bunun da yanlış olduğunu, 1950’lerden önce resmi yayınlarda bile Gürcüstan yazıldığını duymak istemezler.
“Son Kıpçaklar”, Kıpçakça’da olmayan bazı kelimeleri de kullanırlar. Gamarcoba derler, lamazi, simindi, gogo, kali. Kendilerine Gürcü dedikleri anlara da rastlanır, çünkü “Kıpçak” demeye dillerini bir türlü alıştıramamışlardır. Öte yandan lamazi, simindi, kali gibi kelimelerden –i harfini atmayı henüz akıl edememişlerdir. Artvin yöresindeki kiliselerin ve manastırların, Kıpçaklar tarafından yapıldığını ileri sürmek yerine, oralarda kilise-manastır benzeri yapıların olmadığını söylerler. İçlerinde dilleri sürçüp biz Gürcüyüz diyenler, anında lafı çevirip köklerini ilk insan Adem’e dayandırırlar. Köklerini bazen Nuh’a kadar uzatmakla yetinenler de vardır. Nuh zamanında Tufan olduğu için, sonra kökler karışmıştır, onun için kökenlerinin ne olduğunu tam olarak bilemezler. Neden sadece “Son Kıpçaklar”ın yaşadığı yerlerdeki insanların köklerinin karışıp, mesela Araplarınkinin neden karışmadığını kendilerine sormazlar. Acara’da Hüseyin adını taşıyan herkesin Türk olduğunu söylerler, ama Arabistan’daki Hüseyin’lerin neden Türk olmadığını açıklayamazlar.
“Son Kıpçaklar”, ailelerinde Kıpçak adını hiç duymamışlardır ve Codex Cumanicus’tan tek bir kelime bile okumamışlardır.
Moğol İstilasına Kadar Kıpçakların Kafkasyadaki Faaliyetleri
Tarih içinde Kıpçaklar, yakın akrabaları olan Oğuzlar’dan sonra mühim rol oynamış Türk kavimlerinden biridir. Ancak, İrtiş ırmağı boylarından, Tuna’nın güneyine kadar uzanan geniş hareket sahaları içinde Kıpçaklar merkezi bir devlet vücuda getirememişler, daha çok göç hareketleri sırasında önlerine kattıkları Türk boylarının da dahil olduğu bazı kabileler federasyonu halinde yaşamışlardır. Kıpçak kelimesinin etimolojik olarak hangi manaya geldiği tam olarak açıklanamamakla birlikte, Oğuz Kağan destanından da etkilenerek kelime “ kof ağaç kabuğu” olarak manalandırılmıştır. Bununla birlikte batıya doğru göçlerinden itibaren kaynaklarda Kıpçaklar hakkında verilen bilgiler de çoğalmıştır.
Kıpçaklar ; Rus kaynaklarında Polavstı, Bizans ve Latin kaynaklarında Kuman, Komani, Cumanus, Kumanoi, Kumanos, Macarlar tarafından Kun, Kuman ve Paloç, Almanlarca Falon ve Falb, Ermeniler tarafından ise Çhardeş olarak isimlendirilmişlerdir. Tüm bu isimlendirmeler Kıpçaklar’ın fiziksel özelliklerini belirtir mahiyette olup “ sarışın, sarışınlar, saman rengi sarı saç “ manasını taşımaktadır. İslam kaynaklarında ise İdrisi’deki Kuman, Kumanıyyun şekli haricinde Kıpçak, Khıfçak veya Hıfçak olarak adlandırılmışlardır.
Kıpçaklar’ın ilk yaşadıkları bölge Orta Asya’daki İrtiş ırmağı civarı olmuştur. Kıpçaklar’ın güneyinde Peçenekler yer alırken, kuzeyinde ise ıssız topraklar bulunuyordu. Birbirine yakın dönemde yazılmış iki Farsça eserden, 982 yılı civarından tamamlanmış olan Hudud el-Alem’de Kıpçaklar, Kimekler’den ayrı bir kabile olarak tanımlanırken, Gerdizi’nin ( ö.1053 ) Zeyn el-Ahbar’ında ise Kıpçaklar, aynı bölgede yaşayan Kimekler’e bağlı yedi kabileden biri olarak gösterilir.
Bu iki eserden bir müddet sonra 1072 senesinde Divan-ı Lugati’t-Türk adlı eserini tamamlamış olan Kaşgarlı Mahmud’a göre ise Kimekler, Kıpçaklar’a bağlı bir kabile olarak tanımlanmıştır . Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere önceleri Kimekler’e bağlı olarak yaşayan Kıpçaklar sonraları güçlenmişler ve Kimekler’den ayrılarak yeni bir birlik oluşturmuşlardır. Bu tahminen X. yy. başlarında olmuş olmalıdır. Daha sonraları güçten düşen Kimekler de bu birliğe dahil olmuşlardır.
X. asrın başlarından itibaren Çin’in kuzeyinde bir devlet kurmuş olan Moğol-Kitanlar’ın ( Kıtaylar ) baskısı sebebiyle İrtiş boylarında yaşayan Kıpçaklar batıya doğru hareket etmek mecburiyetinde kaldılar. XI. yy. içinde yoğunluğu giderek artan bu göç hareketleri esnasında Kama ve İtil nehirlerinin bulunduğu bölgeye gelen Kıpçaklar burada yaşayan İtil Bulgarlarıyla münasebete geçtiler. Yine bu göçler sırasında kendilerinden daha önce buralara gelmiş olan Peçenek ve Uzlar’ı da daha batıya sürerek, XI. yy. sonlarında Karadeniz’in kuzeyine tamamen hakim oldular.
Buna bağlı olarak Karadeniz’in kuzeyinde daha önceleri “Mefazetü’l Guziyye” olarak adlandırılan İdil boylarından Dnyeper nehirine kadar uzanan saha Kıpçaklar’a ithâfen “ Deşt-i Kıpçak” olarak anılmaya başlanmıştır. Kıpçaklar’ın asıl nüfuz sahası ise; Doğu’da İrtiş nehiri ve Balkaş gölü ile bunların güneyinde kalan Harezm sınırından, batıda Tuna nehirinin güneyine kadar uzanıyordu. İdrisi de ise Kıpçaklar’ın ; Ak Kıpçak ve Kara Kıpçak olarak ayrıldıklarını belirtmiştir.
R. Rahmeti Arat, Rasovsky’nin bu yayılmaya bağlı olarak Kıpçaklar’ı ; Orta Asya Bölüğü, Volga-Yayık Bölüğü, Donetsk-Don Bölüğü, Aşağı Dnyeper Bölüğü ve Tuna Bölüğü olarak beş gruba ayırdığını söyler .
Kıpçaklar’ın batıya göçleriyle beraber karşılaştıkları ilk yabancı kavim Ruslar olmuştur.
İlk Kıpçak-Rus münasebetleri 1055 senesinde iki taraf arasında yapılan bir barış anlaşmasıyla başlamıştır. Ancak bu barış uzun sürmedi. Kıpçaklar 1061 senesinden itibâren kendilerine yakın olan Preyeslav, Kiev, Çernigov Rus knezliklerinin topraklarını ağır yağma akınlarına maruz bıraktılar. Bu arada 1068 senesi içinde Kıpçaklar, birleşik bir Rus ordusunu Alta ırmağı kıyısında hezimete uğratmışlardır.
Bunu takip eden senelerde Kıpçaklar, daha sonra önlerinden kaçarak daha batıya giden Peçenek ve Oğuzlar’ı cezalandırmak üzere harekete geçtiler. Ancak, Balkanlar’daki yerli bir beyin aracılığı ile Bizans’a karşı savaşan Peçenekler’e yardıma karar verdiler. Fakat Peçenekler, Kıpçaklar’ın yardımına gerek kalmadan Silistre’de Bizans ordusunu yenmeleriyle, elde edilen ganimetten pay isteyen Kıpçaklar’la anlaşmazlığa düştüler(1088) .
İki taraf arasında doğan bu düşmanlıkta Tuna’nın güneyindeki toprakların verimliliği ve Bizans İmparatorluğu’nun zenginliğinin Kıpçaklar tarafından fark edilmesi de önemli rol oynamıştır. Bu arada Peçenekler İzmir’de bir beylik kurarak Bizans İmparatorluğu’nu ele geçirmek üzere faaliyet gösteren Çakan Bey ile ortaklaşa hareket etmek üzere anlaşmışlardı. İki taraf arasında sıkışıp kalan Bizans imparatorluğu ise, Tugor Han ve Bönek kumandası altındaki 40.000 kişilik Kıpçak ordusunun Meriç nehri kenarındaki Lebunion ( Omurbey ) denilen yerde konaklayarak Çakan Bey’den haber beklemekte olan Peçenekleri bir baskın sonucu ağır bir hezimete uğratması ile bu zor durumdan kurtuldu(1091).
Bunun sonucu Balkanlarda bir kuvvet olarak önemlerini yitiren Peçeneklerin yerini Kıpçaklar aldı. Peçeneklerin imhasını takip eden senelerde Bizans ve Macar topraklarına sayısız akınlar yaparak tahribatta bulunan Kıpçaklar Bizans İmparatoru Aleksios Kommenos I. ve halefleri tarafından mağlup edilerek Tuna’nın güneyindeki etkinliklerini kaybettiler. Ardından Bizans ve Macar ordularında paralı askerlik yapmaya başlayan Kıpçaklar, Bizans tarafından müslüman soydaşlarına karşı bir sed vazifesi görmek üzere Anadolu’da Menderes vadisi ve Frigya’da iskan edilmişlerdir .
Karadeniz’in kuzeyindeki mücadelelerde ise; Kıpçaklar kendi önlerinden kaçan bazı Peçenek ve Oğuz ( Uz ) gruplarının, Ruslar tarafından kabul edilerek askeri alandaki istihdamlarına karşı duydukları kızgınlık ve yeni bir knezin başa geçişi sırasında geleneksel olarak kendilerine verilen hediyelerin verilmemesi v.b. sebeblerle Rus topraklarına yaptıkları akınlarını sıklaştırmaya başladılar.
Rus knezleri, Kıpçak hanlarının kızlarıyla evlenmek veya mal ve para vermek suretiyle onlarla anlaşmaya çalışmışlar, ancak yapılan anlaşmaların hiçbiri çeşitli nedenlerle uzun ömürlü olmamıştır. Bu dönem içinde Kıpçaklar’ın etki alanı giderek Rusya’nın içlerine doğru kaymaya başladı. Fakat, önce Çernigov, sonraları sırasıyla Preyeslavl ve Kiev knezi olan Vladimir Monomach’ın liderliğinde birleşen Ruslar 1103’deki Süteni savaşında, 1111, 1113 ve 1116’da Kıpçak üzerine yaptıkları akınlarda kazandıkları başarılar sayesinde onlara üstünlüklerini hissettirmeye başladılar.
Rusların, Kıpçak topraklarına yaptıkları bu karşı akınların, üzerlerinde doğurduğu ağır baskı sebebiyle Kıpçaklar, Rus akınlarının erişemeyeceği yeni yerleşim sahaları arayışı içine girdiler.
Bu arada Kıpçak bozkırlarının güneyinde yer alan Kafkasya’nın güneyinde Kutayıs başkent olmak üzere İmeret, Megrel, Suvanet ve Apkazet şehirleri ile Karadeniz kıyılarındaki dar bir kıyı şeridine hakim olan Gürcü-Abhaz kralı David IV., Kıpçak beylerinden Atrak’ın kızı ile evli bulunuyordu. Kral David IV., Sultan Melikşah’ın 1092’de Bağdad’da zehirlenerek öldürülmesinin ardından Büyük Selçuklu Devleti bünyesinde meydana gelen taht kavgaları ve Haçlı seferlerinin sebeb olduğu karmaşa ortamından faydalanmak istiyordu.
Bu sayede dağınık ve feodal bir şekilde yaşayan Gürcüleri tek bir bayrak altında toplamak ve Selçuklu akınları sırasında Türklerin eline geçmiş olan Yukarı Kür ve Çoruh boylarındaki toprakları yeniden ele geçirerek krallığını genişletmek arzusundaydı. Ancak bu girişimi başarıya ulaştırmak için elinde yeterli bir askeri güce sahip bulunmadığından, Kıpçak hanı Atrak’ı yardıma çağırdı. Zaten Rus akınlarından iyice bunalmış olan Kıpçaklar, bu teklifi hemen kabul ederek 1118-1119 seneleri içinde Atrak Han idaresinde geniş kitleler halinde Kafkaslardaki Daryal geçidinden geçerek Gürcistan’a girdiler .
Kıpçaklar’ın muhaceretiyle beraber büyük mücadelelere sahne olacak olan saha içinde ; Ani, Gence şehirleri ve civarı Şeddadilerin, Erzurum ve civarı Saltukluların, Ahlat ve Van çevresi Sökmenlilerin, Kemah, Erzincan ve Divriği Mengüceklerin ve daha güneydeki Mardin, Hısn-ı Keyfa ve Harput şehirleri ve civarı ise Artukluların elinde bulunuyordu.
Yine Anadolu’da Haçlı seferleri sonunda Bizans’ın, Karadeniz, Marmara ve Ege kıyılarını yeniden ele geçirmesiyle birlikte Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda kalan Anadolu Selçukluları ise Bizans ve Haçlılarla mücadeleye devam ediyordu. Azerbaycan, Tiflis ve Irak’ta ise; Gürcüler ve onların müttefikleri Kıpçaklara karşı en zorlu mücadeleyi vermek ve bu seferleri düzenlemek zorunda kalan Irak Selçuklularının elinde idi.
Daha sonraları bu devlete bağlı olarak, bir Kıpçak Türk’ü İldeniz tarafından Azerbaycan, Arran ve Cibal bölgelerinde kurulacak olan Azerbaycan Atabekleri de Gürcüler ve Kıpçaklara karşı yapılan mücadelelerde daima ön saflarda yer alacaklardır. Kral David IV. müttefiki Kıpçaklardan kırk bin kişilik bir ordu meydana getirdi. Yine beş bin kadar Kıpçak’ı da hristiyan dinine sokarak kendi özel hizmetine aldı. Bu kuvvetlerle feodal bir halde yaşayan Gürcü devletçiklerine karşı harekete geçen David IV., bunlara kendi hakimiyetini kabul ettirdi. Bu yüzden kendisi tarihçiler tarafından “Islahatçı” lakabıyla anılmıştır.
Ardından 1120 senesi içinde Kür ve Çoruh boylarındeki Türkmenlere karşı harekete geçen Gürcü-Kıpçak ordusu, bunlara ani bir baskın yaparak bol miktarda ganimet ve esir elde ettiler. Borçalı müttefiklerin eline geçti. Akınlarını Şirvan, Azerbaycan ve D. Anadolu’ya yönelten Gürcü-Kıpçak ordusunun faaliyetlerinden sıkıntıya düşen yerli halk ve Türkmenler, Irak Selçuklu hükümdarı Sultan Mahmud’un yanına giderek bu durumu ona şikayet ettiler. Bunun üzerine Sultan Mahmud ; kardeşi Melik Tuğrul ve onun atabeği Gündoğdu’yu , Haçlılara karşı başarıyla mücadele veren Mardin Artuklu Emiri İlgazi’yi, Bitlis ve Erzen Emiri Togan Arslan’ı Gürcü ve Kıpçaklara karşı bir sefer düzenlemeye memur etti. Bu birleşik ordudaki asker sayısı otuz bin kişiyi buluyordu.
Mardin Artuklu emiri İlgazi yanında Hille emiri Dübeys b. Sadaka olduğu halde harekete geçti. Ancak diğer müttefikleriyle buluşacağı mevkide onları bulamayınca tek başına Tiflis şehrine doğru ilerlemeye devam etti. 18 Ağustos 1121 günü Tiflis’in güneydoğusunda dağlık bir arazi olan Did-Gorni’de sayısı elli beş bin kişiyi bulan birleşik Gürcü-Kıpçak ordusu ile karşılaştı. Savaştan hemen önce Türk ordusu saflarına katılan iki yüz kadar Kıpçak fedaisinin etrafa ok atarak çıkardıkları karışıklıktan faydalanan Gürcü-Kıpçak ordusu, İlgazi’nin yönetimindeki kuvvetleri ağır bir bozguna uğrattı . Türk ordusu birçok ölü ve dört bin kadar esir verirken, İlgazi ve Dübeys b. Sadaka ise kaçmak zorunda kaldılar.
Bu zaferin ardından Tiflis üzerindeki baskılarını arttıran Gürcü-Kıpçak ordusu 14 Ağustos 1122’de yardım alamadığından dolayı teslim olmak zorunda kalan şehire girdiler. Şehrin tesliminden önce yapılan anlaşmaya rağmen şehir yağmalanarak beş yüz müslüman katledildi.
Did-Gorni bozgunu ve Tiflis’in kaybı üzerine Sultan Mahmud bizzat harekete geçmek zorunda kaldı. Şemahı’ya gelindiğinde birleşik Gürcü-Kıpçak ordusunun elli bin kişilik bir mevcudu olduğu yolundaki haberler üzerine Sultan, veziri Şemsülmülk Osman b. Nizamülmülk ile görüştükten sonra geri dönmeye karar verdi. Ancak o sırada orduda bulunan ve kendisini bölgeye davet etmiş olan Şirvan ve Derbend halkının ısrarı onu bu kararından dönmeye mecbur bıraktı .
Yürüyüşü sürdüren Sultan Mahmud, David IV.’in damadı Şirvan-şah’ı huzuruna çıktığı sırada yakalayarak hapse attırdı. Bu arada Türk ordusunu karşılamak üzere harekete geçen Gürcü-Kıpçak ordusu da sebebi bilinmeyen bir ihtilaf nedeniyle daha Türk ordusu ile karşılaşmadan dağılmıştı. Bunda bir önceki savaşta yeterli ganimeti sağlayan Kıpçakların savaşmak istememesi etkili olmuş olabilir.
Mirza Bala’ya göre ise karşılarında kendi ırkdaşlarını gören Kıpçaklar savaşmak istememişlerdir. Ancak yazar, Kıpçakların Did-Gorni savaşında ırkdaşlarına karşı Gürcülerin safında savaşarak Gürcülerin zaferinde önemli rol oynadıklarını gözardı etmektedir.Bütün bu lehte duruma rağmen Irak’daki iç karışıklıklar nedeniyle geri dönmek zorunda kalan Sultan Mahmud, Arran Atabeyi Aksungur’u bölgede bıraktı. Bu durumdan faydalanan David IV., Kıpçaklarla olan uyuşmazlığını gidererek zayıflayan Türk kuvvetlerini yenmeye muvaffak oldu. Ardından Şirvan şehri, Pasinler ve İspir’e kadar olan bütün bölge Gürcü-Kıpçak ordusu tarafından ele geçirildi.
Yine 1064 senesinde Sultan Alparslan tarafından fethinden beri müslümanların elinde bulunan Ani içerideki Ermenilerin de yardımıyla Gürcülerin eline geçti(1124). Bölgedeki hakimiyetin Gürcü ve Kıpçaklar’ın eline geçmesi üzerine yerlerinden ayrılan Türkmenlerin yerine Cavakhet’den İspir’e kadar olan bütün yerler Kıpçaklar tarafından iskan edildi. Kral David IV. bu güçlü müttefiklerine Kartli yöresinden de kışlaklar tahsis etti. David IV. bu sayede ele geçirdiği yerlerde kendine bağlı Kıpçaklar sayesinde daha kalıcı olmak amacını güdüyordu.
Bu arada hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen mezhebleri de yavaş yavaş Kıpçaklar arasında yayılmaya başlamıştır. Kıpçaklar yerleşimleri konusunda David IV. ile bir çok kere anlaşmazlığa düşmüşler ve bunun neticesi olarak kendisine altı yedi kere, başarısız kalan suikast girişimlerinde bulunmuşlardır. Herhalde bunun sebebini, David IV.’in yeni ele geçirdiği topraklar üzerinde doğrudan bir hakimiyet kurmak istemesi, fakat buralarda yerleşen Kıpçaklar’ın buna imkan tanımaması ve bunun iki taraf arasında meydana getirdiği gerginlikte aramak gereklidir.
Hepsinden önemlisi Kıpçaklar’ın, Gürcü ordusunun ana kuvvetlerini oluşturdukları halde, başkumandanlığın ve yeni ele geçirilen Ani şehri yönetiminin Gürcü Orbelyanlar ailesine verilmesinin Kıpçaklar arasında doğurduğu hoşnutsuzluğu da dikkate almak lazımdır. Zira sadece kendi beylerinden emir almaya alışmış olan Kıpçaklar’ın böyle bir şeyi kabullenmelerinin zor olduğu aşikardır.
Nitekim David IV.’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu Dimitri ilk iş olarak Türkmenlerden boşalan Kür ve Çoruk boylarındaki arazileri Kıpçaklara ikta ederek onları teskin etme yoluna gitmiş, ancak başkumandanlık görevi yine Orbeliyanların elinde kalmıştır.
Dimitri’nin başa geçmesinden kısa bir müddet sonra Ani 1126’da eski hakimleri Şeddadiler tarafından yeniden ele geçirildi. Bu arada eski düşmanları Kiev Knezi Vladimir Monomach’ın 1125 senesindeki ölümü üzerine Atrak Han yanında bir miktar Kıpçak ile birlikte geri döndü ise de Kıpçaklar’ın büyük bir kısmı Gürcü kralı tarafından kendilerine ikta edilen topraklarda kaldılar. Kıpçaklar yerleştikleri bu topraklardan her sene Gürcülerle birlikte müslüman beyliklerin topraklarına akınlar yaparak, hem buralardaki müslüman hakimiyetini zayıflatmaya çalışıyor, hem de bu akınlar sayesinde bol miktarda ganimet ve esir elde ediyorlardı.
1131 senesi içinde Orbelyanlı İvane idaresinde Saltuklu beyliği topraklarına saldıran Kıpçak-Gürcü ordusu, yardıma gelen Dilmaçoğlu Hüsamüdevle Kurti tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldı .
1138’de Azerbaycan ve Gence Atabeyi Kara Sonkur’un, Fars ve Huzistan bölgelerine sefer yapmasını fırsat bilen bir Gürcü-Kıpçak ordusu Gence’ye kadar bütün Atabeylik topraklarını yağmaladı. Ancak onların bu hareketini haber alarak süratle geri dönen atabey, Gürcü-Kıpçakları yenerek geri çekilmek zorunda bıraktı.
Gürcistan kralı Dimitri’nin 1156 senesindeki ölümüyle Gürcü tahtına oğlu David geçti. Ancak onun da bir ay gibi kısa bir süre sonra ölümü üzerine III. Georgi Gürcistan tahtına oturdu. Bu arada Azerbaycan Atabeyliği, Irak Selçuklu Sultanı Mahmud’un, Kıpçak asıllı memlüklerinden İldeniz’in idaresi altında bulunuyordu. Bu zat, Irak Selçuklu Sultanı Tuğrul I.’un ölümü üzerine onun dul kalan eşiyle evlenerek bu kadının Sultan Tuğrul’dan olan oğlu Arslan Şah’ı, Irak Selçuklu tahtına geçirmek için çaba gösteriyordu.
Nitekim 1161 senesi içinde bunu gerçekleştirip, kendisi de Atabekü’l Azam ünvanını aldı. Ancak buna karşı gelen Rey emiri İnanç ile uzun süre uğraşmak zorunda kaldığından Azerbaycan işlerini ihmal etmişti. Onun bölgede olmamasını fırsat bilen bir Gürcü-Kıpçak ordusu Ağrı dağı eteklerine kadar olan bütün bölgeyi işgal etti(1161). Bu harekat sırasında Şeddadilerin elindeki Ani şehri ikinci defa Gürcü-Kıpçak ordusunun eline geçti.
Bunun üzerine Ahlat emiri Sökmen II., Saltuklu emiri İzzeddin Saltuk II., Dilmaçoğlu Devlet Şah, Kars Emiri Keremüddin, Sürmari emiri kuvvetlerinden oluşan birleşik bir müslüman ordusu harekete geçerek Ani’yi kuşattı. Ancak şehre yardıma gelen Gürcü-Kıpçak ordusu karşısında Saltuklu emirinin savaş meydanından çekilmesi sonucu ağır bir mağlubiyete uğradı . Birleşik orduya katılmak için Malazgirt’e kadar gelen Mardin Artuklu Emiri Necmeddin Alpı de bozgun haberi üzerine geri dönmek zorunda kaldı. Önlerinde kendilerine karşı koyabilecek herhangi bir kuvvetin kalmamasından faydalanan Gürcü-Kıpçak ordusu Kars ve Düvin şehirlerini de ele geçirdi.
Gence de bu akınlardan nasibini alarak yağma ve tahrib edildi. Bu haberler üzerine Azerbaycan’a geri dönen Atabey İldeniz, yanına üvey oğlu Arslan Şah, Ahlat emiri Sökmen II., Dimaçoğlu Devlet Şah ve Meraga hakimi İbn Aksungur’u alarak harekete geçti. Müttefik kuvvetler Gence’de bulunduğu sırada sulh istemek için gelen Gürcü elçisi geri çevrilerek ileri harekata devam edildi. Neticede bazı müslüman Gürcülerin de yardımıyla Gürcü-Kıpçak ordusu 1163 Temmuz’unda ağır bir mağlubiyete uğratıldı . Gürcülerin eline geçmiş olan Ani şehri yeniden müslümanların eline geçti.
1167’de Arran’a saldıran Gürcü-Kıpçak kuvvetleri Atabey İldeniz tarafından geri püskürtüldü. 1174 senesinde Ani içerideki ermenilerin yardımıyla tekrar Gürcülerin eline geçti. Ertesi sene Atabey İldeniz kumandasında harekete geçen müslüman Türk ordusu şehri yeniden ele geçirdiği gibi, kral Georgi’nin karşı çıkmaya cesaret edememesinden de istifade ederek Tıryelet ovasına kadar olan bütün bölge yağma ve tahrib edildi.
1171 senesi içinde Kıpçaklar’ın, Gürcistan krallığı üzerindeki nüfuzlarının artmasına yol açacak bir olay meydana geldi. Vesayetleri altında bulunan veliaht prens Demne’yi tahta çıkarmak üzere harekete geçen Orbelyan ailesi, kral Georgi III.’e karşı bir komplo düzenledi. Bu harekete destek sağlamak amacıyla Azerbaycan Atabeyi Pehlivan ve Ahlat hakimi Sökmen II.’e elçiler gönderdiler. Bunun üzerine Tiflis’deki iç kaleye sığınan kral, Kıpçaklar’ın en kudretli beylerinden Kubasar’ın yardımı ve prens Demne’ nin kendisine sığınması sayesinde isyanı bastırmaya muvaffak oldu. Orbelyan ailesi mensupları idam edilerek, başkumandanlık görevleri ve iktaları Kubasar’a verildi.
Bu olayla birlikte Kıpçaklar, Gürcü krallığının iç işlerinde de rol oynamaya başladılar. Nitekim Georgi III’nin 1178’deki ölümünden önce, Kubasar’ın yardımlarıyla, ana tarafından Kıpçak kanı taşıyan kızı Thamara’yı Gürcü tahtına vasiyet ederek diğer beylerden de bu konuda biat aldı. Gürcü tahtına bir kadının geçmesinden istifade etmek isteyen Kıpçak beylerinden mali işlerden sorumlu Kutluğ Arslan, kraliçenin yetkilerinin kısıtlanarak kendilerinin yönetime daha çok katılmalarını sağlayacak bir Devlet Şurası kurulmasını teklif etti. Devlete ait alınacak kararlarda bir danışma meclisi niteliğinde olacak olan bu şura fikri Kıpçaklar’ın eski Türk geleneğine ne kadar bağlı olduklarını göstermesi açısından dikkat çekicidir .
Kraliçe ilk başlarda bunu kabul etmeyip Kutluğ Aslan’ı hapse attırdı. Ancak ona bağlı birliklerin ayaklanması sonucu bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Kutluğ Aslan, Gürcü krallığının en önemli simalarından biri olurken, Kıpçaklar’ın, krallık üzerindeki nüfuzları da doruk noktasına ulaşıyordu. Kraliçe bu durumu biraz olsun hafifletebilmek için, bu sırada çok yaşlanmış olan Kubasar’ın elinden başkumandanlık yetkilerini alarak bu görevi Kürt asıllı bir aile olan Koluuzunoğullarına verdi.
Görüldüğü üzere 1118’de Gürcistan’a girerek askeri yönden bu devletin temel dayanağı olan Kıpçaklar bu güçlerini kullanarak krallık yönetiminde de etkili olmaya başlamışlardı. 1195 senesi içinde Sevinç Han idaresindeki ikinci bir göç dalgasının Gürcistan’a girmesi, Kıpçaklar’ın Gürcü krallığı üzerindeki etkisini pekiştirdiği gibi, Gürcü krallığı da yeni bir canlanma dönemine girmiştir.
Bu yeni göç dalgasını ilkinden ayırmak üzere Gürcüler, ilk göç dalgasını “ Eski Kıpçaklar “, ikincisini ise “ Yeni Kıpçaklar “ olarak isimlendirmişlerdir. Bu yeni göç dalgasını ilkinden ayıran önemli özelliklerden biri, Eski Kıpçaklar’ın, Gürcistan’a girdikten sonra hristiyanlık bünyesine dahil olmalarına rağmen, Yeni Kıpçaklar, Rusların da etkisiyle hristiyanlığı daha önceden kabul etmişlerdi. Nitekim Yeni Kıpçaklar’ın başında bulunan Sevinç Han’da hristiyanlığın ortodoks mezhebine mensup bulunuyordu.
Yeni Kıpçaklar’ın gelişiyle birlikte, askeri alanda yeni bir atılım gücü kazanan Gürcü-Kıpçak ordusu Şemkür savaşında Azerbaycan Atabeği Ebu Bekir’in ordusunu yenmeye muvaffak oldu. Atabeyin ordusundan on iki bin kadar esir ve pek çok ganimet elde edilmişti(1196). Ardından Ani bir kez daha el değiştirerek Gürcülerin eline geçti. Kıpçaklar sayesinde Gürcü krallığının güçlenerek nüfuz sahasını genişletmesi Anadolu Selçuklu Sultanı Rükneddin II. Süleyman Şah’ı rahatsız ediyordu. Zira Gürcüler 1194 senesinde Irak Selçuklu Devletinin yıkılması ve bölgedeki müslüman beyliklerin zayıf durumda olmaları sebebiyle Azerbaycan ve Türkistan’dan gelen göç yollarını tehdit eder duruma gelmişlerdi.
Yine Gürcü sınırındaki tampon görevi gören beyliklerin bu krallık tarafından yıkılması, Anadolu Selçuklu sınırını da tehlikeye sokabilirdi. Bu arada bir Gürcü-Kıpçak ordusunun Erzurum surlarının önüne kadar sokularak bölgeyi yağma etmeleri üzerine harekete geçen Rükneddin II. Süleyman Şah, çıktığı sefer esnasında huzura gelmekte geciktiği bahanesiyle son Saltuklu Emiri Melik Nasıreddin’i yakalayarak hapsettirdi.
Saltuklu beyliği ilhak edilerek Erzurum ve civarının yönetimi sultanın kardeşi Mugiseddin Tuğrul Şah’a verildi. Ardından kraliçe Thamara’ya, ya müslümanlığı kabul etmesi ya da savaş için hazırlıklara başlamasını bildiren tehditkarane bir mektup yazıldı . Mektubun ardından 1202 senesinde harekete geçen Anadolu Selçuklu ordusu Pasinler ve Sarıkamış istikametinde ilerlerken Micingerd denilen yere gelindiğinde başkomutan Zakare, Kıpçak İvan ve Şalve kardeşler komutasındaki Gürcü-Kıpçak ordusunun baskınına uğradı.
Bu sırada Sultanın çetrinin taşıyan kimsenin atının ayağının sürçmesiyle çetrin yere düşmesi sonucu çıkan kargaşa ve panik ortamında Anadolu Selçuklu ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Aralarında sultanın eniştesi Erzincan Mengücekli emiri Behram Şah’ın da bulunduğu pek çok kişi Gürcülerin eline esir düşerken sultan da kaçmak zorunda kaldı. Bu başarıları karşısında iyice cesaretlenen Gürcü-Kıpçak ordusu, müslüman topraklarına akınlarını sıklaştırdığı gibi, 1203 senesinde Azerbaycan Atabekliğinin elindeki Düvin şehrini de ele geçirdiler.
Malazgirt, Erciş ve Ahlat’a kadar uzanan Gürcü-Kıpçak akınları karşısında harekete geçen Erzurum Meliki Tuğrul Şah, 1205’de bir Gürcü-Kıpçak ordusunu bozguna uğrattı. Ancak ertesi sene, uzun zamandan beri Gürcü-Kıpçaklar’ın kuşatması altında bulunan Kars şehri hiçbir tarafından yardım ümidi kalmayınca bizzat kraliçenin oğlu Georgi Laşa tarafından teslim alındı. 1208 senesinde Ahlat halkı ile burayı ele geçiren Eyyübilerden Necmeddin Evhad arasındaki çekişmeden faydalanan Gürcü-Kıpçaklar hiç bir direnişle karşılaşmadan Ahlat’a kadar olan bölgeyi yağma ve tahrib ederek Erçiş’i ele geçirdi.
Ardından iki sene sonra bu kez Ahlat’ı hedef alan Gürcü-Kıpçak saldırısı kırıldığı gibi müslümanlar , başkumandan İvane de olmak üzere bir çok esir ve ganimet elde ettiler. İvane seksen bin altın ve Gürcülerin elinde bulunan müslüman esirlerin serbest bırakılması karşılığında Necmeddin Evhad tarafından serbest bırakıldı. Bu akın birleşik Gürcü-Kıpçak ordularının D. Anadolu üzerine giriştikleri son akın hareketi olmuştur. Zira kraliçe Thamara’nın 1214 senesinde ölümünün ardından yerine geçen oğlu Georgi Laşa’nın, onunla aynı idari başarıyı gösterememesi ve ardarda gelen Harezmşah ve Moğol istilaları Gürcü ve Kıpçakları savunmaya geçmeye zorlamıştır.
1210 yılı içerisinde Harezm Sultanı Celaleddin Mengüberti’ti takip eden Subutay ve Cebe komutasındaki yirmi bin kişilik bir Moğol öncü ordusu Derbend geçidini aşarak Borçalı’ya kadar bütün bölgeyi yağma ve tahrib etti. Moğol ordusu karşılarına çıkan bir Gürcü-Kıpçak ordusunu da mağlup etmesinin ardından bölgeden uzaklaştı. Bu arada Moğolların önünden kaçan Kıpçaklar’ın oluşturduğu elli bin kişilik yeni bir göç dalgası da Derbend’i geçerek Gürcistan’a girdi. Ancak Gürcü kralı tarafından kabul edilmeyen bu Kıpçaklar, Gürcülere ait bir kaleyi yağmaladıktan sonra Gence tarafına yerleştiler. Gürcülerin bunları cezalandırmak üzere düzenledikleri sefer ise Gürcü ordusunun ağır mağlubiyetiyle sonuçlandı .
Aynı dönemlerde Moğollar önünde tutunamayarak batıya doğru çekilmek zorunda kalan son Harezm Sultanı Celaleddin Mengüberti, 1225 senesinde Tebriz’i alarak Azerbaycan Atabeyliğine son verdi. Daha sonra Gürcistan üzerine yürüyen Sultan, Gerni ( Karni ) savaşında Gürcü-Kıpçak ordusunu yenmesinin ardından Gence ve Tiflis’i aldı(1226). Gürcüler, Kıpçaklar’ın da yardımıyla yeni bir ordu hazırlayarak 1229 senesinde tekrar Celaleddin Mengüberti’nin karşısına çıktılar. Ancak Sultan’ın, Gürcü ordusunda bulunan Kıpçaklara ekmek ve tuz göndererek onlar için yapmış olduğu şeyleri hatırlatması üzerine Kıpçaklar savaş alanından çekildiler . Kıpçaklar’ın ayrılmasıyla yalnız kalan Gürcüler, Harezmşah ordusu tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldı.
Celaleddin Mengüberti, gittikçe batıya doğru yaklaşmakta olan Moğol tehlikesine karşı, Derbend’i geçerek Gürcistan’a girmiş olan Kıpçaklara haber göndererek, ortak düşmana karşı kendisine yardımcı olmalarını istedi. Bunun üzerine bu Kıpçaklar’ın lideri Kürike 1229 senesinde Celaleddin Mengüberti ile görüşerek ona itaatini bildirdi . Fakat Celaleddin’in 1230’daki Anadolu Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad ve Eyyübilerden Melik el-Eşref’e karşı Yassıçemen’de uğradığı mağlubiyetinin ardından 1231’de öldürülmesiyle Gürcistan, onu takip eden Moğollar tarafından istila edildi. Kuzeydeki Kıpçak bozkırlarında yaşayan Kıpçakları da idareleri altına alan Moğollar, Kafkasya ve D. Anadolu’daki, Tiflis, Gence, Kars ve Ani başta olmak üzere bir çok şehri alarak buraları yağma ve tahrip ettiler(1236).
Bu olayların ardından Moğollara bağlanmak zorunda kalan Kıpçaklar ve Gürcüler Moğol ordusunda yardımcı kuvvet olarak görev yapmaya başladılar.
Netice olarak Gürcü kralı David IV.’in daveti üzerine 1118’den itibaren bölgeye gelerek, Azerbaycan ve D. Anadolu’da faaliyet gösteren Kıpçaklar, buralarda siyasi, askeri ve kültürel alanlarda oldukça kalıcı izler bırakmışlardır. Selçuklu ve Türkmen akınları karşısında ormanlık ve bataklık yerlere çekilmek zorunda kalan Gürcüler, bu akınların tazyikiyle ezilip yok olmaktan ancak kendilerine yardıma gelen Kıpçaklar sayesinde kurtulmuşlardır. Kıpçaklar’ın gelişiyle bölgede değişen güç dengeleri sonucu savunmadan çıkarak taaruz durumuna geçen Gürcüler , Kıpçaklara dayanarak önemli bir güç haline gelmişlerdir.
Kıpçaklar’ın askeri alandaki yardımları yanında hristiyan dinini kabulleri sonucu Gürcüler içinde eriyerek bu millete yeni bir canlılık kazandırmışlardır. Kıpçaklar Kafkasya ve Doğu Anadolu’da sadece Gürcülerin müttefiki olarak faliyette bulunmamışlardır. Bu bölgeye inen müslüman Kıpçaklarda kendi ırkdaşları ve gürcülere karşı müslüman topraklarının korunması için başarıyla savaşmışlar ve bu konuda hep ön saflarda yer almışlardır.
Azerbaycan’da kendi Atabeylik sülalesini kuran Kıpçak asıllı İldeniz bunun en güzel örneğidir. Yine Kıpçaklar, bölgede faaliyet gösterdikleri sahalar içinde kültürel bakımdan da önemli izler bırakmışlardır. Kıpçaklar daha önce yoğun olarak yaşadıkları yerlerdeki şehir ve kasaba adlarını Kafkasya ve D. Anadolu’ya taşımışlardır. Bunlara örnek olarak Alazan civarındaki Sığnak kenti ve Şavşat’ın kuzeyinde Tukharıs şehri yakınlarındaki dağlara ve burada bulunan bir köye Kıpçak evliyalarından Masar Ata’nın ismi verilmiştir. Kafkasya ve D. Anadolu’da bu gibi Kıpçaklardan kalma pek çok yer adı bulunmaktadır. XVI. yy’da dahi bölgede Kıpçaklardan kalma adlara rastlanmakta idi .